Yangından Sonra

Yangından Sonra 2013 Gezi olaylarıyla başlayıp çok başka kapılara açılıyor, o yüzden bir “Gezi kitabı” bekleyenlerin geniş açı merceklerini takmaları tavsiye olunur. Gerek 2013 öncesinde gerek Gezi’den sonra geçen altı yıl içinde ülkemizde o kadar benzer polis / kolluk kuvveti şiddeti örneği var ki, kitabı tetikleyen öykü “Civan” bunlardan istediğiniz herhangi birini çağrıştırabilir. Şunun da altını çizmeliyim, kitaptaki aileyi Gezi’ye kurban veren ailelerden ayıran birçok özellik var. Aralarında bilinçli olarak biyografik bağlar kurmak, gerçek hayatlardan malzeme çıkarmak yapmak isteyeceğim bir şey hiç değil.

“Civan” ilk kez Kadir Yüksel’in derlediği Bağzı Şeylere Öyküler’de yayımlandı; o kısa öyküyü yazarken bu gencin ailesiyle ilgili hiçbir şey bilmiyordum, düşünmemiştim. Hatta öykü Civan’ın kendisinden ya da ailesinden çok bu toprakların geçmişini anlatmaya çalışıyordu denebilir.

Civan’ı bir kenara koyduktan sonra asıl yapmak istediğimin, kitapta isim vermeden değinilen Tolstoy’un ünlü cümlesinde andığı, mutsuzluğu kendine özgü olan ailelerden birini anlatmak olduğunu anladım. Elimde bazıları onyıllarca önce varlığını duyurup notlarımda bir köşeye yerleşmiş öykü kişileri vardı; onları bir araya getirmek için bir neden, boyu hepsinin küçük dertlerini aşacak bir travma bekliyordum belki de.

Kapak tasarımı: Utku Lomlu / Lom Creative

Yanılmıyorsam ilk kez 1990’lı yıllarda tanıdığım, üç yetişkin çocuğunu art arda yitiren aileyle tamamen hayal mahsulü olan öykü kişilerimi o noktada beraber düşünmeye başladım. Gerçek ailenin fertleriyle ilgili hiçbir detaya yer vermek istemiyordum; onların yerine aktörleri yerleştirdiğimde artık özgürdüm beni nereye çekerlerse peşlerinden gitmek için.

Ailenin küçük kızı, hayalgücü geniş Selin’in ortaya çıkışı oldukça eskilere, 1980’lere ait. 12 Eylül sabahı Bağdat Caddesi’ni çocuklar basmıştı. Yetişkinler, dolayısıyla arabalar sokağa çıkamıyordu, çocukları kimse iplemediğinden ortalık bayram yerine dönmüştü. (Çok geçmeden nasıl bir bayramla karşı karşıya olduğumuzu anlayacaktık.) Caddeyi Selin’in zihninde kıyamet sonrasını işleyen bilimkurgu filmlerine çeviren “Dünyada Ben” adlı öykünün neredeyse kırk yıllık geçmişi var kısacası. “Biz Kardeştik” adlı öyküde Civan’ın aktardığı olay da neredeyse onun kadar eski.

Bir paraşütçünün son atlayışını anlatan “Seksen Dakika” adlı öyküyü kurmaya 1990’lı yılların ortasında başladığımı teknik bilgiler edinmek amacıyla yolladığım e-postalardan anlıyorum. Kitabın çilelilerinden Neslihan’ın iki öyküye yayılan kavgalarının, hesaplaşmalarının ABD’nin Virginia eyaletinin Charlottesville kasabasında iki kişi küçük bir odada geçirdiğimiz on iki ayın klostrofobisinden beslendiği söylenebilir.

Amerika deyince kitapta epey yer işgal eden, en meymenetsiz karakter Ferhan’la ilgili bir şeyler yazmak kaçınılmaz olacak. Washington’da ve diğer kentlerde sık sık karşıma çıkan iyi eğitimli, çelişkiler yumağı gençlerle ilgili bir grup öykü yazmayı ne zamandır düşünüyordum. Bu kitap için oluşturmaya başladığım ailenin bir parçası olarak belirmesi neredeyse kendiliğinden oluverdi. Herhangi bir bireye dayandığını, hatta birçoğunun birleştirilmesiyle oluştuğunu söylemek yanıltıcı olur. Bir zihniyetin, Pınar Selek’in ve diğerlerinin irdelediği, erkeklerin “erkek” olmak için geçtikleri sürecin cisimleşmesi olarak düşünüyorum Ferhan’ı.

Birkaç yıl önce bana aktarılan bir olay bu sürecin vardığı noktalardan birine işaret ediyor: Bir grup akademisyen, biri hariç hepsi erkek, konferanstalar. Paneller arası mola verildiğinde salon dışında laflıyorlar. Profesyonel konulu bir sohbet, kafanızda canlandırabilirsiniz. Bir süre sonra aralarındaki kadın bir nedenle uzaklaşıyor ve muhabbet birkaç saniye içinde kadının fiziksel özelliklerine kayıyor.

Yarattığımız erkekler dünyasında bu tip şeylerin somut şiddete uzanan bir çizginin başlangıcı olmadığını söylemek zor. Ferhan’ın kitaptaki ilk öyküsü hakkında çok fazla spoiler vermeden verebileceğim ipucu bu kadar.

Geriye anne ve baba kalıyor. Civan’ı nasıl gerçek hayatta Gezi’yle simgeleşmiş isimlerden birinin aynası olarak düşünmediysem, ailenin bu en kıdemli iki kişisini de ne trajedisine tanık olduğum aileden aldım ne de Gezi’li ailelerden. Dört çocuktan yansıyanlarla canlanıp biçimlendiler. Hepimizden birer parça da var içlerinde tüm anne ve babalar gibi. Ferhan için “The End” adlı öykünün sonuna doğru biraz karamsarca ima ettiğim gibi her aynaya bakışımızda onları görüyoruz, onlar da bizi.